27 Temmuz 2009 Pazartesi

Bozkırın ortasında bir 'deli': Rahim Demirbaş

Bizim için farz-ı kifaye, kendisi için farz-ı ayn olan bir işi yapan bilge ve büyük adam: Rahim Demirbaş. . Varını, yoğunu (3 evini) satarak, borçlanarak bozkırı ağaçlandırmak için toplam 500 bin TL'yi (eski parayla 500 milyar TL) hiçbir kâr, çıkar, yatırım, yaranma, yakınlaşma, kayırma, ayırma, beklenti amacı gözetmeksizin harcayan, harcamaya devam eden, bunu yaparken de -bir teşekkür dâhil- hiç kimseye "eyvallah"ı olmayan bir 'deli' veli. Ama biliyoruz ki 'deli' olunmadan 'veli' (bilge) olunamıyor! İŞTE HİKÂYESİ: 12-18 NİSAN 2007 TARİHLİ NOKTA DERGİSİNİN KAPAK KONUSU: .
.
.
.
.
.
.

RÖPORTAJIN METNİ: .


“Bu kıyameti ancak ağaç durdurur!”


[KONYA'NIN EREĞLİ İLÇESİNDE YAŞAYAN EMEKLİ MATEMATİK ÖĞRETMENİ RAHİM DEMİRBAŞ, ARTIK SADECE “KOCAKARI”LARIN YAŞADIĞI, KİŞİ BAŞINA YILLIK GELİRİN 200 YTL OLDUĞU KÖYÜNDE SATIN ALDIĞI GENİŞ ARAZİDE, 18 YAŞINDA ÖLEN OĞLUNUN ADINI VERMEYİ TASARLADIĞI BİR ORMAN “İNŞA” EDİYOR. ISSIZLIĞIN ORTASINA ŞİMDİDEN 10 BİN AĞAÇ EKMİŞ BİLE. HEDEFİ 50 BİN. RAHİM DEMİRBAŞ'LA UZUN BİR SÖYLEŞİ YAPTIK, ONU BÖYLE BİR İNSAN HALİNE GETİREN ŞEYİN NE OLDUĞUNU ANLAMAYA ÇALIŞTIK.]


Konya'nın Ereğli ilçesine bağlı Beyören köyüne, büyük Konya 'sahrasından' geçerek varıyoruz. Mart'ın ilk haftasında sıcaktan kavruluyor ıssız ve çırılçıplak ova. Beyören'e vardığımızda üstümüzde kışlık ne varsa çıkarıp gölgelik bir yere zor atıyoruz kendimizi. O gölgelik yeri bulmak için biz iki buçuk saat yol alıyoruz ama emekli matematik öğretmeni Rahim Demirbaş sekiz sene uğraşmış ve tam 10 bin ağaç dikmiş, bu ıssızlığın ortasına. Ereğli otogarında buluşup emektar otomobiline atladığımız Demirbaş, yol boyunca Ereğli'nin son yıllarını anlatıyor. Hızla artan kuraklığın kavurduğu bomboş arazilere bakıp iç geçirirken, “bize su lazım, bulutlar bize gelene kadar damla su kalmıyor” diyor. Koca ovada neredeyse tek bir hayvan sürüsüyle karşılaşmıyoruz. Konya ovasını çevreleyen dağların tepelerinde numune gibi duran karlar dışında suya dair tek bir işaret görmek imkânsız. Dağlara doğru uzandıkça terk edilmiş harabelerin sayısı artıyor. Bir saatlik yolculuktan sonra, nihayet varabiliyoruz Beyören'e. Köyün içine girmeden önce, Demirbaş'ın bu ıssız yerde, tamamen kendi çaba ve emeğiyle diktiği “orman”da mola veriyoruz. En uzunu beş metre olan ağaçlardan birinin gölgesine oturuyor ve yengenin hazırladığı çıkını açıp mis gibi börekleri mideye indirirken, bir yandan da yukarıdaki köyü merak ediyoruz. Suyu sekiz kilometre öteden kendi çabasıyla “ormana” çeken Demirbaş da, bu esnada ağaçlarını tek tek tanıtıyor bize. Zaman mefhumu bir anda değişip yavaşlıyor. Sohbet koyulaştıkça foto muhabirimiz Volkan Mert'in bedeni, huzur ve sükûnetin hâkim olduğu ortama daha fazla dayanamayıp çözülüyor; bir müddet sonra da ıssızlıktaki tek gürültü, onun horlama sesi oluyor. Gerçek manada çölde bir vaha olan ormanda keyifle dolaşan köpeğinin kurtlar tarafından nerede sıkıştırılıp parçalandığını anlatırken gözleri yaşarıyor Demirbaş'ın. Issızlığın ortasına hayat getiren Demirbaş'la birlikte akşama doğru köye varınca, ilk defa devlet zoruyla filan değil, yoksulluktan dolayı terk edilen bir köye tanık oluyoruz! Birkaç evin damına çömelmiş yaşlı kadınlardan başka kimse kalmamış burada. Yemin ederek söylüyor Demirbaş, Beyörenlilerin yıllık gelirinin 200 YTL'den bir gıdım fazla olmadığını. Susuzluktan kavrulan toprak ne köylülere buğday ne de hayvanlara otlak veriyor. İki yüz hanelik köyde yalnızca sekiz yaşlı kadın ve üç-dört aile kalmış. Yaşlı kadınlar ağız birliği etmişçesine “rahmetli beyimin ocağını tüttürmeye devam edeceğim” demişler ve katiyen köyü bırakıp gitmemişler Ereğli'ye. Beyören öyle bir köy ki, ıssızlığın verdiği umutsuzluğun ağırlığını taşıyan bakışlara tanık olmasanız ve toz-toprağa gömülmüş eşeklerin insanın içini delen anırışını işitmeseniz bile, ağlatır insanı. Tıpkı bu ıssızlık karşısında bir duvar gibi durmaya çalışıp köyün girişine orman diken Rahim Demirbaş'ın umutlu bakışlarının insanı ağlatması gibi. Referansa hacet olduğundan değil, hikâye çok uyduğundan, Rahim Demirbaş'la görüşmeye giderken koltuğumuzun altına iki de kitap almıştık: 1845'te Amerika'daki Walden gölü kenarına çekilip doğayla baş başa yaşayan ve “sivil itaatsizliğin babası” olarak da bilinen Henry David Thoreau'nun “Doğal Yaşam ve Başkaldırı”sı ile milattan önce 30 yılında Publis Vergilius Maro'nun kaleme aldığı “Çiftçilik Sanatı”nı. Beş metreye yükselen sedir ağacının dibinde yaptığımız sohbet esnasında laf Maro'ya gelemiyor ama Demirbaş Thoreau'nun “Bana sevgi değil, para değil, ün değil, hakikati verin” lafına bayılıyor resmen. Çünkü onun da çok benzer bir isteği var: “Kimseden para-pul istemem. Bana bir damla su verin, dünyayı kurtarayım!” Konya'nın Ereğli ilçesine bağlı Beyören köyünde sesiz ve sakin bir şekilde büyüyor Rahim Bey'in ormanı. Fakat ağaçlarının kurumaması için çok derinlerden su çıkarması, bunun için de devletin yardımı gerekiyor. Demirbaş hatırlatıyor, “Başbakan Erdoğan sık sık diyor ya, 'taş üstüne taş koyanın yanındayım' diye. Ben de kendisine mektup yazdım, 'Sayın başbakanım, taş üstüne taş koydum, şimdi de suya ihtiyacım var. Bana suyu çıkartın, ödeme takvimini de. Sizden bedava istemiyorum, taksit yapın, öderim Allahın izniyle borcumu' dedim.” Lafı daha fazla uzatmayalım; şimdi söz, hikâyemizin kahramanı Rahim Demirbaş'ta.


Az önce Ereğli'den gelirken, bu köyün harabeliğinden dolayı isminin Beyviran konduğunu, sonradan köyün toparlandığını ancak yakın zamanda yine harabe olduğu için Beyören ismini aldığını söylediniz. “Ören”, örmekten gelmiyor mu?


Hele şu güzel sedir ağacının gölgesine geçelim de dinleyiver, tüm hikâyeyi anlatayım sana… Karacadağ'da viran olmuş çok köy var. Beyören, Gölören, Kutören, Akören, Karaören… Bizler Sarıkeçiliyiz, Yörüküz esasen. Yazın buraya göçüyor, kışın da Aydın'a gidiyormuş atalarımız. Bizim halen Aydın'ın Erbey kasabasında akrabalarımız var mesela. Eskiden Beyviran deniyordu ya; bir hastalık gelmiş, veba gibi, alıp götürmüş canlı ne varsa. Sonra da Yörükler, atalarımız gelmiş, oturmuşlar buraya; kurmuşlar güzel köyü. Hastalık diye bir şey yok tabii. Güllük gülistanlıkmış bura. Ben bile hatırlıyorum, şu gördüğün çorak dağlarda asırlık ağaçların olduğunu.


Siz de burada, Beyören'de mi doğup büyüdünüz?


Çocukluğum, gördüğün dağlarda geçti. 1940 doğumluyum. Matematik öğretmenliği için ülkenin her bir yanını dolaştım ama, bir gün dahi iznim olduğunda, atlayıp köyüme gelirdim. Köyden kopmadım, kopamam. Bizim köyde ilkokul 1956'da açıldı ya, benim yaş olmuş 16. Fakat dedemler okuma biliyor. Babama da okumayı öğretmişler. Bir hoca'nım geldi 1956'da, almadı beni okula. Gittim Ereğli'ye, dışarıdan ilkokul diploması aldım. Sonra da nasipmiş demek ki İvriz Öğretmen Okulu'na yazıldım. Oradan da kalktım Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'na gittim. O zamanlar iki-üç yıllık yüksek okullar vardı ama bizi almıyorlardı. Piyango gibi bir şans verdiler; öğretmen okulunu birinci ve ikincilikle bitirenleri Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'na alıyorlardı. Orada da matematik-astronomi bölümünü, bir yandan da pedagojiyi okudum. Benim şimdi iki diplomam var: Fen Fakültesi ve Yüksek Öğretmen Okulu.


Emekli olduktan hemen sonra mı köyde ağaç dikmeye başladınız?


Konya'da bir gün, halıcıların yanında otururken, bir Alman akademisyen geldi. Doçentmiş de profesör olmak için tez yazıyormuş, konusu kök boyalarmış. Halıcılara, köklerden boya yapanları nerede bulabilirim, diye soruyordu. Türkiye'yi araştırdıktan sonra da Uzak Doğu'ya gideceğim, diyordu. Kendi kendime dedim ki, elin adamı böyle şeylerin peşine düşmüşken, biz neden sadece adres gösteren cahiller olarak kalıyoruz… Ertesi gün kararımı açıkladım: kök boya yapacağım! Hocam, aklını mı kaçırdın, o eskiden oluyordu, dediler. Dünya aynı mı, aynı. Kökler aynı mı, aynı. O halde neden olmasın? 12 sene kök boya üzerine çalıştım. Çocuklarımla tam 75 tane halı dokudum. Halıda ne kadar renk varsa, hepsini ben yaptım. Kökleri de çeşitli otlardan topluyordum.


Nereden öğrendiniz hangi kökün hangi rengi verdiğini?


Bir dağın başında bir kocakarı kök boya bilir, diye duyardım. Ertesi gün kocakarının yanındaydım. Ya da şu kitapta köklerle ilgili bilgiler var diye duyar, ertesi gün kitabı getirttirirdim. Somya halıları vardı, bizim burada 20 liraya elden çıkarılıyordu, ben 400 liraya satıyordum. O kadar kaliteli iş yapıyordum yani. Ben üç halıyla Konya'da ev aldım. Sonra tabii evi 13 milyara, belediyeye sattım, ormanım için. Eskiydi ev. Ereğli'deki ev de kooperatifindi, onu da sattık. Azcık da borcum var esasında ama, her çektiğim sıkıntı, diktiğim ormanın ecrini daha da arttırıyor. Ağaç dediğin sabrın ürünüdür.


Karşıki dağların asırlık ağaçlarla dolu olduğunu söylediniz. Ne oldu o ağaçlara?


Rahmetli dedem burada on beş sene muhtarlık yaptığı sırada, ormanı korumuş. Rahmetli pek sertti. Zamanında hiçbir köylü mahkemenin yolunu tutmazmış. Hak-hukuk neyse, muhtarda. O muhtarken ormana girmeye korkulurmuş. Dedemden sonra gelen muhtar, “orman serbesttir” deyince, köylüler şura senin, ora benim diye anlaşmış; güneş şu dağın tepesinden kayboldu muydu, indirmiş baltayı. Sanırsın ki gâvur malı… Yalana gerek yok; bilinçli bir köy değiliz. Benim zamanıma gelene kadar ağaçları kese kese, ufaltmışlardı. Sonra da kökünü bile bırakmadılar. Elin adamı nacakla, tahrayla ağaç kesmeye giderken, bizimkiler kazmayla girişirdi ki, kökünü bile bırakmasın.


Ne yaptılar o ağaçları?


Ateş oduna doyar mı güzelim. Şakır şakır yaktılar ağaçları.


Şimdi ağaç da yok, nasıl ısınıyor köylüler?


Tezek şimdi geldi köylünün aklına. Zaten köy de açlıktan, yoksulluktan dolayı boşaltıldı. Beyören köyü, Türkiye'nin en yoksul köyüdür. Siz Türkiye'de yoksulluktan dolayı boşaltılan köy gördünüz mü? İşte karşınızda Beyören. Samimi söylüyorum, bizim köylünün yıllık geliri, aylık değil yıllık geliri 200 YTL'yi bulmaz. Siz uçakla buraya geldiniz ya, ona yaptığınız masraf, bizim köylünün bir yıllık geliriyle aynıdır.


Sizin dört çocuğunuz üniversite mezunuymuş, diğer çocuklar neden okumadı?


İlkokul mezunu olan babam da dedem gibiydi, okuttu bizi. Benim bacım da üniversite mezunu, İstanbul'da diş doktoru.


Beyören eskiden kaç haneydi?


Çocukluğumda neredeyse bir kasaba kadar vardı. 220 hane vardı Beyören'de. Beş yaşındaki çocuk bile iş yapardı. Affedersin eşeğini güder, arığını çevirir, davarını sağar, ekinini dererdi. Herkes çalışırdı, sanırsın herkes memur: Güneşle uyanır, güneşle yatardık. Elektrik de yoktu o zamanlar. Ha, çok büyük geliri mi vardı o zaman köylünün, yok. Ama kimse de aç değildi. Cep telefonuydu, kontördü, mazottu, bilmiyordu ki köylü. Ne zaman ki bu şehir modası çıktı, daha doğrusu ne zaman ki traktör icat oldu, hayatlar sönmeye başladı. Evvelden herkesin çifti vardı, hayat yavaş ve güzel geçerdi. Traktörle birlikte hayat da hızlandı, masraf da arttı. Bizim köyde 210 tane öküz vardı zamanında. Öküz Yolu diye bir yol bile var hâlâ. 210 öküz, 105 çift ediyor, gerisini sen düşün! Şimdiyse 105 çiftin işini bir traktör tek başına görüyor. O zaman da iş kalmadı köylüye, herkes başladı göçe.


Traktör geldikten sonra mı köy boşaldı?


Birazdan yukarı çıkıp bakacağız. Göreceksiniz köyün nasıl viran olduğunu. Traktörle değil sadece, kuraklıkla da başladı. Toprak cimri davranınca, ne yapacak köylü, şehre göz dikecek. Üstelik bizim köylü evini yıkıp gitti ki, bir daha dönmeye bahane bulamasın. Köyde şu an on üç tane kocakarı var. Onlar da öldü mü, evler yıkılıp gidecek, Beyören yine Beyviran olacak.


Topraklarını ne yaptılar?


Verim vermeyen toprağa kim ne yapacak; iste de hepsi senin olsun! Yağış yok, su da yok. Biz üç sefer ektik toprağımızı, hasada gitmedik bile. Vermedi ki tek lokma ekmek. Benim çocukluğumda, komşuların gelip kürekle bizi evden çıkardığı çok olurdu. Hesap et artık ne kadar kar yağdığını o zamanlar. fiimdi kar ve yağmur ayıp olmasın diye azcık yüzünü gösteriyor, o kadar! Görüyorsun, Mart ayı dert ayıdır derlerdi, kardan kıştan. Şimdi Mart ayı kuraklıktan dolayı dert ayı oldu. fiu anki sıcak iki gün daha devam etse, ağaçlar çiçek açar. Sonra da inat olsun diye 20-26 Nisan'da meşhur altı gün soğuğu gelir, süpürür götürür. İki yıldır Ereğli'de dişinin kovuğuna koyacağın bir meyve yetişmedi o yüzden. Halk perişan ve aç. Türkiye'mizin bir sıkıntısı var hakikaten. Ne yapıp edip kurtarmaya bakmalıyız bu toprakları. Bu da benim kapasitemi aşan bir şey. Ben ancak bu ormanı dikebildim. Ama hep diyorum, bana bir damla su verin, dünyayı kurtarayım! Su olmadan hayat olmaz ki. Buranın çöl olduğunu bilmeyen çok insan var, belki siz bunu anlatırsınız en azından. Türkiye'nin gündemini bu tür şeylerle tayin etmek lazım aslında. Cumhurbaşkanımız değişir, değişmez, mesele değil ki.


[RAHİM ÖĞRETMENİN, BİR ZAMANLAR ÖĞRENCİLERİYLE ALTINDA POZ VERDİĞİ O GÜZELİM SEDİR AĞAÇLARI YOK ARTIK.]


Memlekete ne oluyor, onu konuşalım biraz kardeşim. Geçen gün televizyonda bir saat konuşuyorlar, Tuğçe diye bir kadını. Haber aynen şöyle: “Geçirdiği trafik kazası nda Tuğçe'nin sol kalçasında bulunan kelebek dövmesi tahrip oldu!” Çocuklara sordum, kim bu Tuğçe diye, mankenmiş. Devamlı kadın programları; o onunla evlenmiş de aldatmış, öbürü öbürüyle evliyken öbürüyle birlikte olmuş, öbürü öbürünü tehdit ederken görüntülenmiş… Çocuklarım da bunlara bakıp bakıp acaba dünya içinde başka bir dünya mı var diye merak ediyor.


Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde çalıştıktan sonra, siz nasıl oldu da “şehrin pençesinden” kaçabildiniz? Köyünüz bu kadar çorak ve kurak olmasına rağmen, neden kalkıp buraya geldiniz?


Bak beyim, buraya ağaç dikmeye başladım ya, pek çok eşim, dostum, arkadaşım, “delirdin mi Rahim, ne işin var orada. Sen ağaç dikiyorsun da, yarın öldüğünde kim bakacak” dedi. Adamlar haklı da gerçi. Çünkü biz bütün hayatımızı paraya dönük düşünüyoruz. Mesela ben burada 400 dekar alacağıma Ereğli'de 50 dekar alsaydım, etrafını da çok güzel çevirseydim, içine de dünyanın en güzel ağaçlarını dikip bir de şato gibi ev yapsaydım; öldüğüm zaman çocuklarım satar, gayet rahat geçinirlerdi onun parasıyla. Ama çocuklarım burayı, köydeki ormanı satamazlar. Kimse almaz ki. İşte o yüzden burası, ben öldükten sonra da yaşayacak. 67 yaşındayım, bir o kadar daha yaşamaya niyetim yok ki. Ama ben öbür dünyaya da inanıyorum. Ee, kuşların, kurtların, bin bir çeşit hayvanın, insanın bu ağaçlardan faydalanması, benim amel defterime yazılacak inşallah.


Ben şu ağacın verdiği oksijeni bir çuvala doldurup evime götürebilir miyim? Ağaçlarımı toplayıp kefenime de sokamayacağıma göre, bu iş bütün insanlığa faydalıdır. İnsanlar olarak dünyaya milyonlarca metreküp karbondioksit salıyoruz. Ee, bunları emen tek şey ağaçmış. Geçen gün televizyonda anlatıyordu, okyanusların üzerinde ufak bir bitki varmış, o da çok kötülüğü emiyormuş. Fakat insanlık o kadar çok tahribat yapıyormuş ki, o bitkiler de yok olmak üzereymiş. Ağaç olmazsa, şu çorak dağ mı verecek sana oksijeni?


Böyle bir işe girişmeye ne zaman karar verdiniz?


İnanmazsınız ama kırk sene evvel buna karar vermiştim. O zaman köylümüz dağılmamıştı. Bayram namazını kıldıktan sonra, evlere değil, direkt mezarlığa giderdik. Hatırlıyorum, bir seferinde beş çuval palamut alıp getirdik. Koyduk mezarlığın girişine. Köylüyle de kararlaştırdık, sabahleyin gelip dikmeye. Yağışlı, güzel bir bahar günüydü. Hayvan yemesin diye mümkün olduğu kadar taşların arasına diktik. Çok da güzel çıktı. Çoğu korunamadığı için gitti ama bazıları kalmış. Bizim muhtara çevirttirdim geçenlerde... İşte ben o ağaç dikme gününde karar vermiştim, bir orman yapmaya. Görüyor musun, dört kilometre hasır tel aldım, çevirdim ağaçlarımı.


Sonraki bayramlarda da ağaç dikilmedi mi?


Yok, köylü arkasını getiremedi bu işin.


Çok uzak kalsa da mezarlık tepesinde beş-on ağaç görünüyor şu anda. Onlar nasıl olmuş da kalabilmiş?


Tabii, görüyor musun, on beş tane ağaç var orada. Yağmur duası için oraya gideriz. Dedim ya, köylü daldı ağaca, kökünü bile kazıdı. Ama orası köylü için kutsal bir yer, kimsenin eli gidemiyor. Derler ki, bir adam oradan ağaç kesip eşeğine yüklemiş, eşek de düşüp dağdan yuvarlanmış, ölmüş. O gün bugündür kimse oradaki ağaçlara yanaşmadı. O gördüklerin ceviz ağacı, ikimiz kollarımızla kavrayamayız.


Gazetelere mektup yolladıktan sonra yetkililerden ses seda çıktı mı?


Bazı köşe yazarları benim mektubumu yayımladılar. TEMA'ya da göndermişler mektubumu. Sonra TEMA'dakiler geldiler de bana bir plaket verip gittiler. Bizim dershanenin çocuklarını da üçer milyon liradan abone ettiler.


Yardım etmek isteyenler çıktı mı?


Valla bana para da vermek isteyenler oldu. Yok kardeşim dedim, benim paraya değil, suya ihtiyacım var. Kimse bana orman dik demedi ki. Kendi imkânlarımla başladım, ne zaman ki param bitti, suyu da getiremedim, boşlarım, evime dönerim. Şükürler olsun ki, şehre gidecekken benim ormanda çalıştığı için kalan çocuklar var. Üç-beş kuruş veriyorum, çapalıyorlar çocuklar. Hem ailelerine bakıyorlar hem de şehre gidip o felaketin içinde kaybolmamış oluyorlar.


Tüm bunların parasını nereden buluyorsunuz?


(Gülüyor) Esasında şu anda para-mara kalmadı. Biraz da borcum var, 70-80 milyar kadar. Borcun nedeni de şu: Veresiye boru istiyorum adamdan, çok param olduğunu sanıyor ya, istediğin kadar al götür, diyor. Ama gırtlağıma sarılacak insanlar değil. Dershane açtık da oradaki ortaklarımdan borçlandım epey. Hallolur inşallah. Evimiz vardı, sattık. Azcık da birikimimiz vardı, erittik.


Eşiniz bu yaptığınıza tepki göstermedi mi?


Benim hanım çok iyi bir insandır. Önceden direndi, çocuğun rızkını dağa-taşa serpiyorsun dedi. Çocuklar çok itiraz etti. Ama baktılar ki benim vazgeçeceğim yok, yatışmaya başladılar. Hanım şeker hastası, akşama kadar kırk ilaç alıyor. Bazen o da geliyor, on-onbeş gün benle kulübede kalıyor. Ben gece rüyamda bile ormanımı görüyorum. Bazen iyi, bazen de kötü rüya görüyorum. İyi rüyada ya su görüyorum, buluyorum veya yağmur yağıyor. Kötü rüyada ise davar girmiş oluyor ormanıma veya yangın çıkmış…


Ne olacak bu ormanın akıbeti?


Onu ben bilemem. Ben yapacağımı yaptım, öbür dünyaya gideceğim. Çocuklarım sahip çıkar mı çıkmaz mı bilmem. Hatta diyorum ki, ölünce beni ormanıma gömün. Ama onun için devletin kanun çıkarması gerekiyormuş. Beni buraya gömseler, belki çocuklar, torunlar ziyarete gelir de o sırada ağaçlara göz-kulak olurlar diye düşünüyorum. Devlete dedim ki, ormanı size vereyim, siz bakın. Ama azmış benim ormanım, devlet az ormana bakmazmış.


Buraya ilk ağacı ne zaman diktiniz?


1998'in Ekim ayı, Cumhuriyet'in 75. yılı. Ereğli'de etkinlik yapalım dedik: Yok şiir yazalım, yok hikâye okuyalım derken; çıktım dedim ki, orman dikelim. Etkinlikten bir hafta önce buraya geldim, bizim köylüden bu toprağı satın aldım. Kafama koymuşum, bu orman olacak diye. Arkadaşlarla görmeye geldiğimizde, kupkuru, çöl gibi. Dediler ki, hocam burada nem yok, su yok, olmaz burada öyle bir şey, gel vazcay bu işten. Fakat 28 Ekim günü buraya bir yağmur yağdı, sanırsınız ki Hindistan. Ağaçlar için açtığımız çukurlar hep suyla dolmuştu. Allah resmen yardım etti bana yaa! O gün diktiğimiz ağaçların hiçbiri kurumadı. Fakat ondan sonra üç ay boyunca damla yağmadı toprağa. Ama ağaçlar artık dibini tutmuş bir kere, bırakır mı kolay kolay! Hakikaten ummadığımız çok şey oldu.


Başka ne oldu?


Şu havuzda topladığım suyu sekiz kilometre öteden getiriyorum mesela. Onun kaynağını satın aldım. Borular döşedim, getirdim buraya kadar. Allah var, pek de sıkıntıya girmedim şimdiye kadar. Zaten kendini ağaca verdin mi, o sende bir sıkıntı bırakmıyor ki. Çok sadık bir dosttur ağaç. Size karşı çıkan dostlarınız, yakınlarınız, ağaçlar büyümeye başlayınca ne dediler? Şimdi herkes aferin ediyor bana. Bir de ben hep orman diyorum ya buraya, insanlar sanıyor ki yirmi metre uzamış ağaçlar. Merak ediyorlar, herkes gelip görmek istiyor. Hâlbuki en uzunu beş metre. Sekiz sene oldu, yakında daha da büyürler keratalar. Mektubumun basında yer almasından sonra orman bakanı buraya adam gönderdi. Konya'dan orman şefi geldi. Baktı, resim çekti, benimle konuştu. Dedi ki, hocam ağaçlar fevkalade büyümüş, orman literatüründe bu ağaç sekiz senede bu kadar büyüyemez. Ben de kendisine, ben ağaçlarımı öpüyorum, onlara şarkılar söylüyorum, dedim. Hakikaten de öyle oluyor. Ben geliyorum buraya, ağacı kucaklayıp öpüyorum ya, canlanıyor bir anda. Mesela ben Ereğli'den geliyorum ya buraya, girişteki ağacın sevindiğini hissediyorum. Sonuçta onlar da bizim gibi canlı varlıklar, sevinecek tabii ki.


1817 doğumlu Amerikalı filozof Henry David Thoreau'nun “Doğal Yaşam ve Başkaldırı” kitabını getirdik size. Thoreau, 1845'te Walden gölü kıyısına kulübe yapıp yerleşiyor. Size getirdiğimiz kitap, Thoreau'nun Walden gölü kenarında yaşarken tuttuğu günlüğünü de içeriyor. Çiftçilik yapıp doğayı gözlemlerken, deneyimlerini de tek tek not ediyor. Şöyle diyor mesela: “Deneyimim bana en azından şunu öğretti; bir kişi güvenle hayallerinin arkasından giderse ve hayal ettiği yaşamı gerçekleştirmeye çalışırsa, bilinen saatlerle ölçülemeyecek bir süre içinde başarıya ulaşacaktır!”


Amerika'da mı yaşamış bu adam? Ne kadar güzel demiş, helal olsun. Benim rahmetli annem vardı, seksen beş yaşında. Hayallerime kavuşmamda en büyük destekçim o oldu. Bu ağaçların dibini hep o çapalardı ben yokken. Bana moral verirdi. Burada bulduğum huzuru hiçbir yerde bulamıyorum. Ereğli'ye vardın mı başlar geçim sıkıntısı, dünya sorunları, para, ödeme, televizyon, gazete… Buraya geldin mi, güzel ağaçları n arasında hiçbir sıkıntı yok. (Ağacın gölgesinde uyuyakalmış olan foto muhabirimiz Volkan Mert'in horlamasına gülüyor). Görüyorsunuz işte, huzur var burada. Ağaç öyle mübarek bir canlı ki, söksen niye söktün demez, kessen bir laf etmez. Ama çocuğuna bile en ufak sitem ettiğinde, bakıyorsun ki sana kafa tutuyor. O yüzden de şehrin gürültüsü, insanların tepkisi, para-pul meselelerinden olabildiğince uzak durmaya, sadece ormanımla ilgilenmeye çalışıyorum.


Ne ilginç, Thoreau da sizin gibi düşünmüş ve şöyle demiş: “Bana sevgi değil, para değil, ün değil, hakikati verin…”


Vay ciğerim vay!


“Zengin yemeklerin, şarabın ve dalkavukların bulunduğu sofrada oturdum. Hakikat ve samimiyet yoktu. Misafire hiç de iyi davranılmayan bu yerden aç ayrıldım…”


Nefis, mükemmel! Bu benim adamımmış yahu! Aynen katılıyorum kendisine. Ben de karanlığa ağlayacak adam değilim. Bir mum yakar, ışığına bakarım. Önemli olan kuru söğütten dilli düdük çıkarmak hemşerim. Biz öyle alışmışız ki, armut piş ağzıma düş, sapı da dışarı doğru gelsin! Hem düşecek, hem pişecek, hem de sapı dışarıya doğru gelecek. Bu olacak iş mi Allah aşkına! Diyoruz ki, başkası yapsın biz de istifade edelim! İnsanlığa ayıp değil mi bu bakış açısı? Bak, senin adam ne güzel anlatmış işte, bana para mara vermeyin, hakikati verin diyor.


Ormanın içinde kulübeniz de var; burada mı yatıyorsunuz?


Geçen senelerde gelir, burada yatardım. Ama bu sene pek iştahım yok nedense.


[RAHİM ÖĞRETMENİN ORMANINA “SAHİP ÇIKARLAR MI ÇIKMAZLAR MI BİLMEM” DEDİĞİ ÇOCUKLARI BUGÜN KOCAMAN OLDU.]


Geliyorum, ağaçlarımın suyuna, haline bakıyor, dönüyorum. Korkuyorum bazen, acaba enerjim mi kayboluyor diye.


Bu yıl kaç ağaç dikmeyi planlıyorsunuz?


Çocuklarla ağaç dikme günü yapacağım inşallah. Bu yılki hedefim bin ağaç. Konya Çevre İl Müdürü, Ereğli'dekilere söylemiş, hoca ne kadar ağaç istiyorsa ver, diye. Şimdiye kadar hiç bedava ağaç dikmedim. Bu yıl öyle de bir güzellik olacak.


Ormana gelen su ne durumda?


İşte, asıl benim sıkıntım su. Ben hep diyorum, paraya pula ihtiyacım yok, bana su verin. Benim burada kuyu açma ruhsatım da var. Aşağıda kuyu vurdurdum, 144 metreye kadar indi. Fakat kuyuyu vuran adam, affedersin çakalmış. Benim çocuk gibi saf olduğumu anlamış ki, kandırdı beni. Çocuklarla iç içe olduğum için, bileşik kaplar usulü, onların aklına denk düşmüşüm, safım. Açtığımız kuyudan su çıkmadı. Kuyunun metresini de 35 milyon liraya vurdurdum üstelik! Bir de köyün ortasında kuyu vurdurduk, otuz metreye inmeden adamın makinesi bozulup dağıldı. Devletin bir aracı varmış, Devlet Su İşleri'nin. Tozu dumana katıp üç günde iki yüz metre iniyormuş. Başbakan Erdoğan sık sık diyor ya, “taş üstüne taş koyanın yanındayım” diye. Ben kendisine de mektup yazdım, “Sayın başbakanım, taş üstüne taş koydum, şimdi de suya ihtiyacım var” dedim. Size mektubu gösterebilirim, “Bana suyu çıkartın, ödeme takvimini de. Sizden bedava istemiyorum, taksit yapın, öderim Allahın izniyle borcumu” dedim. Senin bilge adamın dediği gibi, para filan istemem. Başbakan'ın kendisi okumamıştır mektubumu da, Devlet Su İşleri'nden aradılar. Sana bir kuyu açtırabiliriz ama senin gücün yetmez, metresini 300 milyondan vururuz, dediler. Dalga mı geçiyorsun arkadaş, dedim. Ee, koskoca başbakanlıktan talimat gelmiş, cevap vermesem olmaz, diyor. Yani sanki zorla para alıp açtıracakmış gibi davranıyor bana…


Şu ana kadar fidanları hep satın alarak mı diktiniz?


Günah yazmasın bize, Ereğli'de Orman Fidanlığı'nda Ertuğrul diye bir arkadaşım var, yüz tane fidan aldıysam dört-beş tane de bedavadan veriyor sağ olsun. Bu yıl inşallah bedavadan alacağım fidanları.


Jandarma'nın diktiği ormanı gördük ama sanki orayla da pek ilgilenilmiyormuş gibi görünüyor…


Yok, orayla çok ilgileniliyor. Su deposu yaptılar bir de, ağaçları garantiye aldılar onlar. Ben haftada bir gider, orayı da dolaşırım. Ağaçların hepsi tutmuş, dışarıdan çorak göründüğüne bakmayın, içine girince moraliniz düzeliyor. Onlar sayısız ağaç diktiler oraya. İnşallah iyi bir orman çıkar oradan. Askerler çalışıyor orada. Çalışsın tabii, savaş edecek hali yok ya buralarda. Gencecik çocuklar hepsi de, güzel güzel bakıyorlar ağaçlara.


Ne olacak bu koca ovanın hali?


Valla tabiatın kanunudur bu, boşluklar doldurulur. Sen bakmazsan, elin adamı gelip satın alır, güzelce de ağaçlar diker, sen de melül melül bakarsın. Gerçi kim ağaç diker, bu toprakları kurtarırsa, benim için fark etmez. Yeter ki insanlık olarak, çöllerde yaşamaya mahkûm olmayalım. Dünyada insan çoğalıyor, toprak azalıyor. Ne olacak bu dengesizlik… (Yerden bir ot koparıp uzatıyor).


Bu ne?


Biz burada “Sümüklü” diyoruz bu ota. Ye bak, muhteşem bir tadı var. Bunun bir güzel yemeği, salatası olur ki! İnşallah dünyaya bunu tanıtacağım.


Otlarla da ilgileniyor musunuz?


İlgilenmez miyim! Askerde komandoydum. Askeri kitaplarda, aç kalınca yiyebileceğin otlar yazılmıştı. Ama o kitaplarda yazılmayan çok ot vardı da hep ben tanıttım otları. Beni bıraksan bu dağda, hiç aç kalmam. Elli çeşit ot bulurum yemek için.


Ormanınızda hangi ağaçlar var?


Ceviz, kayısı, sedir, sarıçam, karaçam, mahlep, dişbudak, badem, mavi ladin, doğu ladini, Kanada su sediri, atkestanesi, karadut, akdut… Normal kestane de vardı ama olmadı, kurudu. Eski bir kitapta okumuştum, üzümün yetiştiği yerde kestane yetişir, diyordu. Ama en iyi kestane Bursa'da olur. “Bursa'nın kestanesi, bir okka gelir beş tanesi” diye bir söz vardır ya… Heves ettim, Bursa'dan kestane getirttim. Soğuğa hiç aldırmıyor da, nem istiyor garibim. Şahlanamıyor bir türlü. Karadeniz'den karayemiş bile getirttim. Kars'ta kızım çalışıyor, veteriner. Kızılcık ağacı yetişiyor burada, dedi. Göndertti bana, onu da diktim. Pavlonya bile diktim ben. TRT'den duydum haberini. Tanesi 16 dolardan üç tane aldım. TRT'de bir reklam yaptılar bir övdüler, heyecanlandım. Fakat diktim, olmadı. Soğuk alıveriyor. Reklamında anlatıyordu: Bu ağacın menşei Çin'miş. Çin'de bir çocuk doğduğunda, onun adına üç tane dikerlermiş. Çocuk evlendiğinde, bu üç ağaç onun bütün masraflarını çıkarırmış! İnsanoğlu koyuna benzer, biri atlarsa uçurumdan, diğerleri de peşine takılıveriyor. Heveslenip aldım, soğuk alıyor.


İnsanoğlu koyuna benziyorsa, neden herkes sizin arkanızdan atlamıyor?


Zor işi herkes seçmez ki! Reklamlarla insanları kandırmaya utanmaz ki kimse.


En çok sevdiğiniz ağaç hangisi?


Sedir'i severim, endamından ötürü. Düz ve hızlı büyüyor ya, o bakımdan. Sekiz senede beş metre oldu maşallah.


Thales'i biliyor musunuz?


Evrenin özünün su olduğunu söyleyen matematikçi mi? Bilmez miyim! Esasında Kuran'ı Kerim de söylüyor, her şeyin özünün su olduğunu. Ben lafı nereye getirmek istediğinizi tahmin edebiliyorum. Evet, su olmadan evrenin özü de olmaz. Çünkü su olmadan ağaç olmayacağına göre öz filan da kalmaz. Kar suları azaldıkça, ağaçlarıma “sonbahara az kaldı, idare edin bakalım” diyorum.


Ağaçlar ne diyor?


Ne diyecekler, Allah razı olsun, diyorlar. (Kalkıp ormanda dolaşıyoruz). Şu gördüğünüz Finlandiya Su Sediri. Almanlar bizim Ereğli fabrikasının önüne dikmişler bir tane. Ben de ondan bir tohum alıp ektim buraya. Bekliyoruz hanımefendiyi, daha büyüyüp serpilecek. Türkiye'de hiç yokmuş bu ağaçtan.


Küresel ısınma vakasını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Valla 2025'e kadar Türkiye çöl olacak diyorlar ama direnirsek bununla da başa çıkabiliriz. Bence insanlık bu işin üstesinden de gelebilir.


İnsanlık bu işin üstesinden nasıl gelebilir sizce?


Mesela otomobil üreticilerine, doğaya ne kadar zararlı gaz veriyorlarsa, onu otomobilin ömrüyle çarpıp ceza vermeleri lazım. Dedem de kayısının dalını kıran çocukların babasına aynı şeyi uygularmış ya. O ağacın ömrünü tahmin edip onun ömrü boyunca vereceği ürünün cezasını kesermiş dedem.


Köy, Ereğli'ye ne kadar uzakta?


Elli kilometre uzak burası. Eskiden vasıta olmadığı için sekiz saatte yaya olarak giderdik. (Bir ot daha koparıp uzatıyor bize). Yiyin, bu da Teke Sakalı, nefistir.


Ereğli'de en çok hangi ağaçlar yetişiyor?


Son zamanlarda millet kiraza sevdalandı. İki sene evvel bir İtalyan kadın gelip kirazın kilosunu beş liradan alıyordu. Geçen sene 800 kuruştan almış! Çünkü o beş liradan aldığında, millet yeri göğü kiraz yaptı. Millet öyle yapınca, eli mahkûm, İtalyan kadın ne kadar fiyat koyarsa o kadara satıyor. İnsanımız beş-on sene sırf bu kadına çalışacak mesela, ama karnını da doyuramayacak.


Beyören gibi boşalan köyler var mı?


Var tabii. İlerde Kızılgedik'te bir kişi oturuyordu. Geçenlerde o da göçmüş. Anneniz de köyde tek başına yaşıyormuş… Onu ne ettiysek götüremedik Ereğli'ye. Ben gelmem, beyimin ocağını tüttüreceğim, dedi. Yiyeceğini, içeceğini çekiyorduk düzenli olarak. Geçen sene o da rahmetli olup kurtuldu.


Ormanın ismi ne?


Daha ismi yok ama benim 18 yaşında oğlum vefat etti, Yakup'un ismini koyacağım. Kolay değil, ben aslında onun vefatından sonra daha çok sarıldım bu ormana. İnsan sabretmeli, yoksa yaşayamaz. Şimdi altı çocuğum var. Biri doktor, biri veteriner, ikisi öğretmen. Şimdi lisede de okuyan iki kızım var. Doktor ve veteriner kız, öğretmenler erkek (gülüyor). Onlar da beni teşvik ediyorlar.


Bir arkadaşımıza sizi anlatınca, “ne güzel, ben de dünyayı umursamadan gidip köyüme yerleşmek istiyorum” demişti…


Ben dünyayı umursamasaydım gelip ağaç diker miydim buraya? Peygamberimizin bir hadisi vardır: “Kıyametin kopacağını bilseniz bile, elinizdeki ağaç fidanını dikin” diyor. Eskiden bu hadisi anlamazdım ama şimdi çözdüm. Şu sıralar kıyamet senaryoları yapılıyor ya, bu kıyameti ancak ağaç durdurur, inanın! Ben ağaçtan başka kurtarıcı tanımam. Kötü gazları filan kullanmayacağız ama her bir yöne de ağaç dikeceğiz. Kurak yerde insan yaşar mı yahu! Ama ben gerçeği buldum, bütün mesele petrolün bulunmasıyla başlamış. Tak diye bu yıl başlamadı ki kuraklık, açlık, çaresizlik ve doğa felaketleri. Biz yavaş yavaş bitirdik dünyayı, hem de farkına bile varmadan.


Binlerce insana e-postayla ulaştığınızı söylediniz. Ne istiyorsunuz mektup yolladığınız insanlardan?


Ben kimseden bir şey istemem. Sadece duysunlar ki Türkiye'nin en yoksul köyünde bir orman yetişiyor. Ben sadece yetkililerden su istiyorum. Onu da ücretsiz değil, takside bölsünler, ben peyderpey ödeyeyim… Bu sabah İsmet adında bir öğretmen telefon etti bana. “Hocam, yaptığınız ormanı duyduk, sınıfta çocuklarla konuşuyorduk, sizi arayalım dedik, şu an bütün sınıfım sizi dinliyor” dedi. Çok mutlu oluyorum böyle telefonlar gelince. Yani boş bir macera peşinde koşmadığımı daha iyi anlıyorum.


Son yıllarda Türkiye'de milliyetçiliğin azdığı, yayıldığı söyleniyor. Siz milliyetçiliği nasıl tanımlıyorsunuz?


Beyim, Türkiye'de milliyetçilik, “sen çekil ben senin koltuğunda oturayım” diye yapılıyor. Eğer gerçek milliyetçiysen ve diyorsan ki milliyetçilik vatanını, toprağını sevmektir, o zaman koltuk kavgasını bırak, gel ağaç dik. Benim bildiğim milliyetçilik, ki eğer milliyetçilikse o da, çiftçiliğin en iyisini yapmak, ekmeğin en güzelini pişirmek, ağacın en haşmetlisini yetiştirmek, toprağı bereketli kılmak, doğayı ve insanı sevmektir. Ayrıca memleketimizin tek sorunu ağaçsızlık değil ki. Daha başka sorunlar da var, onları da gündeme getirmek gerekiyor. Ama ne yapayım ki ben akıllı bir insan değilim, sence doğru mu söylüyorum, yanlış mı? Peygamberimizi dinleyip de inanmayan, Müslüman olmayan çok kişi vardır. erkesi Müslüman yapamazsın ki, değil mi? O halde, bu toprakta yaşayıp da bu toprağı seven, emek veren, kardeşlikten yana insanlarla ne alıp veremediğimiz olabilir ki!


Benim köyümden İstiklâl harbine 73 kişi gitmiş, beş kişi dönmüş! Adamlar bu ülkeyi bu şekilde kurtarıp hepimize bırakmışlar. Bu toprağı çölleştirmektir asıl ihanet. Yok, ben milliyetçiyim de kalkıp şunu öldüreceğim… Böyle şey olur mu yahu, kimi aldatıyorsunuz! Milyonlarca çocuk bisiklet için ağlarken, binlerce insan elli katlı binaların dibinde dilenirken, sen trilyonluk otomobillerle dolaşarak mı milliyetçi olacaksın! Tüm bu savrukluklar engellense; para herkesin parası, mal herkesin malı olsa, işsizlik, açlık, yoksulluk kalır mı memlekette, sorarım size?


[TEMA’DAN ÖDÜL ALAN RAHİM ÖĞRETMEN “ŞAN, ŞÖHRET, PARA, PUL DEĞİL SU İSTİYORUM” DİYOR. BU YIL HEDEFTE BİN FİDAN DİKMEK VAR.]


Söyleşi: İrfan AKTAN


Fotoğraflar: Volkan MERT

12-18 Nisan 2007 Nokta Dergisi

8 yorum:

  1. allahalla ne garip insanlar var şu dünyada...

    YanıtlaSil
  2. başarılarınızın devamını diliyoruz

    http://www.zirvedagcilik.net/

    YanıtlaSil
  3. adam gibi adam allah uzun ömürler versin, (rahim doğmuş gazi lisesinden öğrencisi),

    YanıtlaSil
  4. Sevgili Rahim beyefendi,
    Anadolu insanının özünde barındırdığı ağaç ve doğa sevgisini fiiliyata dönüştürmüş,yaratılışın özünü bozmanın insanoğlunun gerçek felaketi olacağını idrak etmiş gerçek aydın bir insan olarak tebrik ederim. Zira, Koç'lar gibi maddi imkanı olanların üniversite yapacağız diye Belgrad ormanlarını Yasaya aykırı olarak yağmalamasını hiç unutmadık...

    YanıtlaSil
  5. Değerli Hocamı tebrik ederiz.Emeklerinin boşa çıkmaması için ciddi anlamda desteklenmesi gerektiği açıktır.

    YanıtlaSil
  6. Yaptığı iş kadar söyledikleride manidar tebrikler ve teşekkürler Rahim hocam.

    YanıtlaSil
  7. niğde ulukışla ilçesinide ağaçlandırın çiftehan

    YanıtlaSil